14 Ağustos 2010 Cumartesi

Kırmızı Okyanus


Kırmızı okyanus,

Perşembe akşamı süt arabasında gördüm seni…

Bana bakmadın bile,

Gözlerimi oymam gerektiğini söyledin ve ben kulaklarıma delik açtım.

Yar okyanus kırmızını,

Ertesi gün Cuma, ölümlülerin günü…

Az biraz daha yaklaş,

Ter kokumu alacaksın ve bana kırmızı bir köpekbalığı uzatacaksın,

Ben karın ağrısından öleceğim.

Göm beni kırmızılığına, göm…

(Sakat bir çocuk işaret parmağıyla köpekbalığına ilerisini gösterir;

- Şuraya bak kırmızı bir okyanus!)

29 Aralık 2009 Salı

Kaldırımlar ve Suskunsuzluk


Yoldan geçen arabalardan birinin önüne çıktım ve çığlıklar savurarak durdurdum. Arabayı süren kişi, şaşkın şaşkın yüzüme bakarak;
“ Ya sana çarpsaydım. Ne yaptığının farkında mısın?”
Ben onun söylediklerini düşündüm. Ne yapıyordum? Sadece bir arabayı durdurdum. Tek yaptığım bu…
Etrafta herkes durmuş beni izliyordu. Ben ise yoluma devam ettim.
Yolda hızla giden bir arabayı neden durdurmuştum?
Arkamdan küfür savuran sayısız insan ve ben…
Durdurduğum arabanın bagajında bir insan cesedi mi vardı? Yoksa bir kuşun sökülmüş ses telleri mi vardı? Yada bir takım çantası yada o takım çantasının için de makyaj malzemeleri vardı.
Ama şoför bir erkekti. Makyaj yapmayı seven bir erkekte olabilir. Yada tıraş seti. Bir takım çantasında bunların işi ne? Yada yakılmaya götürülen bir yığın ceviz kabuğu, yada çocuklara satılmak için taşınan mantar tabancaları… Belki de bagaj boştur. Kim bilir belki de az ilerideki benzinciden bir bidon benzin alıp, sevdiği kadın için kendini yakacaktır yada arzuladığı ölüm biçimi budur ve bu şekilde ölecektir.
Hiç biri de olmaya bilir, kim bilir belki de evine gidip yemeğini yiyecek ve televizyon karşından uyuya kalarak sabahı edecek bir aile ferdidir. Her şey olabilir!
Fakat benim aklımdan ilk ceset olabilir fikri neden geçmişti?
İnsanları ölüler daha çok neden etkiler? Mısırdaki mumyalar, korku filmlerindeki cesetler, parçalanmış insan bedenleri, kapitalizmin insan psikolojini bozduğu toplumsal travmadan doğan seri katiller, yüzlerce, binlerce ve milyonlarca kişiyi öldüren yada öldürten kişiler neden insanları bu kadar etkiler.
İnsanın dirisiyle uğraşmaktan korktukları için mi?
İnsanlar ölüden korktuklarını sanılır ve yanılgıya kapılırlar, ama esas diriden korktukları için öldürürler. Diriden neden korkarlar? Konuşmayı bilmedikleri için mi? Belki de düşünmeyi bilmedikleri için…
Yoksa ben o arabanın şoförünü öldürecek miydim?
Neden korktum ondan?
O araba olmamış olsaydı, tüm bunlar sadece televizyonlarda mı saklı kalacaktı?
Evimin yolunu düşünceler arasında bulmayı başardığımda çatıya konmuş bir baykuşu teyzelerin kovalamaya çalıştığını gördüm ve baykuşa;
“Defol git uğursuz şey…” diye bağırıyorlardı.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Kâbus Naaş’ı


İnsan zihninin ne kadar derinine inerse o kadar iniltiler duymaya başlayacaktır.
- Beyinde iniltinin işi ne?
Sorgu anında bu sorunun soruluş biçimiyle kendi öfkemi açığa çıkarmış oluyorum.
Süpürgeli cadılar, uçan halılı adamlar ve demirlerin şekillenmesiyle ortaya çıkan bir yığın uçak içindeki insanlar… Bunların aralarındaki tek fark kullandıkları araçlardır. Soğuk savaş zamanında süpürgeli bir cadının icadına gerek duyulmazken, bir uçak çok büyük iş görüyordu.
Yoklama uçuşları, telaşlı insanların keyfi ve yol kenarında ateş yakmış bir köpeğin şişe geçirdiği kedi kızartarak yemesi değişimin başlangıcıdır.
- İniltileri unuttuk?
İniltiler işte, aklında kullanılmaya kullanılmaya doğurmuş kırık kavallar.
- Sorularıma beklediğim yanıtı alamadım. Sana başımdan geçen bir olayı anlatayım .
İnsanların yoğun olarak kullandığı bir caddede üzerinde sadece bir atletle yolun ortasında durmuş bir adam işaret parmağınla bir bir oradan geçen insanları işaret ediyordu.
Bir yere kadar gittim sonra geri döndüğümde o adamın tekrar orada olduğunu gördüm. Sonradan dikkatimi çekti yanına bir kadın oturmuş bir şeyler yazıyordu. Biraz daha yakından bakınca oraya rakamlar yazdığını gördüm.
Adama meraktan sordum;
“ Sen ne yapıyorsun burada?”
Adam diğer işaret parmağını kullanarak susmamı işaret etti.
Bu adamın ne yaptığını öğrenme isteğim her geçen süre artıyordu. Kış günü atletle bu adam ve sürekli rakamlar yazan bu kadın ne yapıyordu burada?
Kadının yanına gittim ve kadına sordum;
“Burada ne yapıyorsunuz? “
Kadın hızla son rakamları yazdıktan sonra, telaşlı telaşlı;
“İnsanları sayıyoruz insanları.” Sözlerini bitirir bitirmez yazmaya devam etti. Adam rakamlar söylüyordu, o yazıyordu.
Merakımı gideremedim tekrar sordum;
“Neden sayıyorsunuz?”
Kadın kahkahayı basarak,
“Şu insanların yüzlerine bak, hiç biri düşünmüyor bile, tek amaçları verilen görevleri gerine getirmek. Tek bu!
Bu insanlardan günde ortalama kaç tane geçtiğini saymaya çalışıyoruz.”
Ardından diğer soruyu yönelttim;
“Bunun sana ne gibi bir yararı olacak ki?”
Kadın yüzüme bakmadan kocacasına seslendi;
“Tekmele şu herifi defolup gitsin.”
Adam saymayı bırakıp, üzerime yürümeye başladığında ben hızla oradan uzaklaşmıştım bile.

Orada gökyüzünden geçen uçakları saymasını beklenilemezdi.
Artık iniltilerim daha da arttı.

18 Aralık 2009 Cuma

Serbest Korniş


- Zaman ilişkilendirmesinde yoksulluk çağrıştırmasını yapan bir korniş düşünelim.

Herkes düşünceye dalmıştı. Kel kafalarının üzerlerine peruk takmış bu adamlar kalabalığının içinde yer alan bir adam korniş ve yoksulluk ilişkilendirmesine değiniyordu. Peruklular işin içinden çıkacak gibi değillerdi.
İçlerinden biri yavaşça ayağa kalktıktan sonra, kalçasının arasına kaçmış iç çamaşırını etraftakilere belli etmeden eliyle çıkartarak etrafındakileri selamlamıştı. Kısa bir boğaz temizleme seansının ardından konuşmaya başlamıştı;
- Kornişlerden bahsederek kafamı içine ediyorsun. Kadın baldırında sarılmış puromu içeceğim ben bu saçmalığa daha fazla katlanamayacağım.
Odayı terk etmesiyle birlikte hepsi birden dışarıya çıkmıştı. Bazıları içki bazıları da purolardan tüketmekteydi. Etrafta şort giymiş erkek garsonlara bakarak kahkahaya boğuluyorlardı. Bunları onlar kararlaştırmıştı. Komiklik olacağını düşünerek yaptıkları bu değişiklikten haz almaya çalışıyorlardı.

Bir grup adam köşe de toplanmış;
- O aptal ne geveliyordu. Korniş morniş ne bu ya nereden buldunuz bunu?
Diğer bir adam;

- Bulmadık burada çalışan temizlikçi, halka danışalım dedik onu çağırdık.
Hepsi birden kahkahayı basmıştı. Bir ses daha yükseldi;
- Herkes krizden bahseder, bu adam kafayı kornişle bozmuş. Haydi, içeri girelim de biraz daha eğlenelim şu herifle.
Hepsi aynı anda kafalarındaki perukları çıkartıp parmaklarında çevirdikten sonra şapka geçirir gibi kafalarına geçirmişlerdi.
Temizlikçi tekrar kürsüye çıkmıştı;

- Kornişten bahsediyorduk. Yoksulluk ile korniş ilişkilendirmesi şu şekilde, kornişlerde gezinen perdeleri düşünelim. Siz bunu düşüne durun, zihnimde bahsi geçen şahıs Antonio Gramsci’nin insandan bağımsız maddesel oluşumu ilişkilendirmemesi gayet normaldir. Benedetto Croce’niye karşı aldığı eleştirel tavırla onun savunduğu tek gerçekliğin tin oluşuyla maddeciliğin eleştirisinde bir ilişkilendirme yapmış olmalı.
Bu yolda da bir çıkış arayışına giriştiği açıkça görünüyor.
Peruklu adamlardan biri hiddetli bir şekilde ayağa kalkarak temizlikçinin suratı bir bardak su fırlatmıştı. Temizlikçi gülümseyerek;

- İşte ben size boşuna demedim, yoksul ile korniş ilişkilendirmesini düşüne durun diye. Benim Antonio Gramsci ile Benedetto Croce hakkında söylediklerimin doğruluğunu dahi bilmiyorsunuz. Tek yaptığınız sorgusuz yargılama. Temelden bilgi edinmeden çöpten bulduğunuz kırık ayna parçalarından dahi faydalanmaya çalışıyorsunuz.
Adamların hepsi sinirlenmişti. İçlerinden biri;

- Defol çık dışarı, defol!

Temizlikçi yüzünü silerek dışarıya çıkmıştı. Kapıyı kapattığında gülümseyerek içerisini dinlemeye başlamıştı.

Ona çık dışarı diye bağıran adam kahkaha ata ata;

- Oğlum greve giden işçileri postalamış. Etraf işsiz kaynıyor yenisi bulur hemen. Temizlikçiye bak öğrenmiş birkaç süslü kelime gelmiş bize laf yapıyor.

Herkes kahkahaya bürünmüştü. Temizlikçi ise konuşmanın arasında hızla kapıyı açarak içeri girdikten sonra, salonun ortasına işemişti;

- Haydi bakalım bunu kime temizleteceksiniz ben işi bırakıyorum. Bulun hemen işsiz kardeşlerimden birini de göreyim.

Adamlar çok öfkelenmişti. Temizlikçinin arkasından bağırmalarına rağmen o çoktan oradan uzaklaşmıştı. Adamlar ise peruklarını ellerine almış, yerdeki sidiği izliyorlardı.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Zen Otonomları ve Kısır Balık


Yarım bardak viskiyi Bodhidharma’ nın dizlerinin dibinde eskitmek gerektiği bir zaman yarım kalmış otonom düzenin, iç içe geçmiş yanlış bilgilerin kurmacasın da ışıklanması gereken bir yoldur zen.

Kısır balık, kendi arayışı içinde değişim sürecinde kendini bulduğu karada ilerleyişi sırasında sorgulamaya devam ettiği bu düzeneğe bir anlam katmaya çalışıyordu;

- Kayalıkların lüks betonların önünde ne işi vardı?

Meşru otonomlar Hippicilik çekiciliği ve en doğunun yani uzak doğunun çekiciliyle süslenebiliyor.

Kısır balık düşüncelerini yoğunlaştırır, ağaçların arasından müzik sesleri duyulur. Bunlar hoşuna gider. Betonların arasında müzik sesleri duyulur, bunları da sever.

Zen bahçesine benzetti büyük siteleri, zen de aydınlanma için hiyerarşik bir düzlemde ilerledi. Kısır balık ağlamaya başladı. Hiçbir otonoma dâhil olamamıştı;

- Başsız başın otonomları hepsi, yok olmuş kaçaklar. Otoriter musluklardan su içipte yok olanlar. Şimdi anlıyorum, Buddha'nın Tanrı oluşunu. Her kavram kendi öz değerine kavuştuğunda kutsallaşıyor. Çelişki nerede?

Kısır balık yorulmuştu. Aklı çok karışıktı. Anlamsızlığa çekmeye çalıştı. Hiçlik gözlemledi.

- Her şeyin reddi...

Sabah kalkma zorunluluğu için de varlık olma.

Ben, benliğimi öldürdüm.

Tanrısızlığın Tanrısallaşmış fikirleri ve doğurgan özgürlük neden her şeyde ve herkes de aynı?

Kısır balık hüzünlenmişti. Karaya çıkalı fazla olmuştu. Güneş her geçen zaman biriminde bedenini daha da ısıtmaya başlıyordu;

- Seküler çeşmelerden su içmeyeceğim artık.

Modern betonarmelerde meditasyon, metropolün stresinden uzaklaşma, Siddhattha Gotama da Tanrıyı istememişti, Tanrı olmakta istememişti. Kendini Tanrı yapan müritlerini örnek alan Batı uygarlığı şimdi, gelişmekte olan ülkelere bağdaş kurmuş heykelcikleri Kapital enjeksiyonlarla kılıf kılıf sokuluyor.

Kısır balık ağlamaya başladı. Artık etrafta daha fazla gezmemeliydi. Bir gören olursa iyi olmayacağını düşünüyordu;

- Neo-liberalizmin mumyası olmaktan korktum. Post-Modernizmin kesesinde ısınmaktan korktum. Resimlerde gördüm özgürlüğü, daha fazla susuz yapamayacağımı anladım.

Resimdekilerin hiç biri özgür değil. O makineyi nereden bulmuş Tibet’teki hippi.

Toprak kokusu yok, metropolde küreselleşmiş örnek alma tutkusuyla ateşe verelim artık popolarımızı.

Düş kurmadıkça ben özgür olamam. İstersem toprakta, istersem betonda yaşayayım, istersem de suda…

Düş ve kazan;

Metabolizmama perde çekilmemesi için gerekli.

Kısır balığın artık suya gidecek gücü kalmıştı. Eşleriyle evine giden bir grup insan karada ilerleyen bir balığın olduğunu görmüşlerdi. Bu görüntü karşında şok olmuşlardı. Balık ise onlara aldırış edemeden orada ölüp kalmıştı. Ardından ise o yere balığın heykeli yapıldı. Ardından da kutsallık katıldı.

10 Aralık 2009 Perşembe

Benlik Bey


“Kötü adamlar gece uyumaz.”

Bu sözü bir yerlerden hatırlar gibiyim. Bu dedemin sözüydü.

Kremlin yönetiminde, gece sinemasının ardından yakılan bir sigara ve içilen içkilerin huzuruyla insanlar sızar kalırdı.

Ben bu oluşumun neresindeyim?

- Kızıl ordunun beyaz üniformalı askerleri Proletaryanın ateşini ayakta tutma çabası içinde kederli ve henüz doğmamış bir çocuğum ben.

Akşam olmuştu, rutubetli kahvehanelerden fısıltılar yükseliyordu. Karısının dökük düşlerini görmek istemeyen bir adam öfkeyle bağırıyordu;

- Tek bacaklı kurbağanın doğuşu Çernobillin bize ihanet etmesiyle hiçbir ilgisi yoktu.

Etrafta koşuşturmaya başlamıştım, bu seri atlayışlarla gerçekleşen bir akrobasiydi. Babamın kralların göbeklerini andıran saçları dökük kafasının içinden geçenleri okuyamıyordum.

Göç, ardı ardına kırbaç izlerinin doğurduğu bir yoldu.

Yahudilerin mısır tarlalarını ateşe vererek kendi kendilerini aç bıraktıkları noktada Müslüman topluluklarının ekmeklerini yemeleri mümkünken, ardından göç gelir. Bulutların üzerine kurulmuş vantilatörden sızan su birikintileri yağmur olarak düşer yeryüzüne.

- Nuh,

Yerlerde kan izleri var. Bir ihtimal, canlı türlerinden biri Nuh’a inanmamış olmalı.

Suffalar, kederden ezberlerini unuturlar ve güneşe kanca attıkları gibi kumların üzerinde koşarlar ve parmak aralarından kumlar eksik kalmaz.

Dedem der ölüme yakın;

“Ben öleceğim!”

O kadar sessiz fısıldar ki, bir tek ben duyarım. Ertesi gün ölür.

Aziz Yıldızlar ve Yoğurt Kapları


Kırk kadar çoban ellerindeki bastonlar ve sırtlarındaki kepeneklerle uzun otlara ve çamurlaşmış toprağa bata çıka ilerliyorlardı.
Kimi zaman kendi aralarında konuşuyorlar, kimi zamanda içli içli nefes alarak, gecenin serinliğinde temiz havayı içlerine çekiyorlardı:
Ay bütünlüğünü tamamlayamamış olmasına rağmen yollarını aydınlatabilecekleri ışığı verimli bir şekilde sağlamayı başarıyordu.
Çobanlardan biri;
- Gökyüzüne erişmemize ne kadar kaldı?
Yanında bulunan diğer çoban yere değen kepeneğinden dolayı yürümekte zorluk çekiyordu. Elindeki bastonu ise boyunun kat kat büyük oluşuyla da yükü daha fazla artıyordu. Boğazını hafif bir öksürmeyle temizledikten sonra;
- En yakın zamanda orada olacağız. Bende bilmiyorum. Koyunlar bizi oraya götürecek onlar biliyor yolu. Onlarında dili yok ki soralım.
Yanındaki bu çobanın söylediklerine hak veriyordu. Gökyüzüne bakarak;
- Oraya gitmek için sabırsızlanıyorum. Dün akşam kentin göbeğine indim. Bir süre oturdum orada. İnsanları izledim. Hepsi bir telaş içindeydi. Kimi aşağıya kimisi yukarıya koşuşturup duruyorlardı. Hiç birinde umut ve mutluluk yoktu.Yolun kenarına bir kuşun konduğunu gördüm. Küçük turuncu renk bir kuş, güzelliğini göstermek için olacak ki etrafta ötüp duruyordu. Fakat kimsenin o kuşu umursadığı yoktu.
Arada insanların gözlerine bakıyorum, hepsi dalgın boş gözlerle ilerisini izliyorlardı. Birbirlerinin yüzlerine dahi bakmıyorlardı.
Bir ara yerdeki kuşun pat diye sırt üstü devrildiğine tanık oldum. Bir yerlerden biri bir taş mı fırlattı anlayamadım. Kuşun yanına gidip onu gözlerimle izleyerek ölüp ölmediğini anlamaya çalışıyordum. Öldüğüne karar verdiğim bir sırada, kuş olduğu yerden hareketlenip tekrar ayaklarının üzerine kalkmıştı. Kederli kederli etrafına bakındıktan sonra oradan uzaklaşıp gitti.
Diğer çoban derinden içini çekerek;
- İnsanlar kendinden başkasını düşünmez olmuş. Ya da birkaç kişiden başkasını düşünmez olmuş. Ben sadece kendimi ya da seni düşünürsem daha ötesine nasıl gidebilirim ki? Kent meydanına iniyorum, bir yalnızlıktan bahsediyorlar, anlaşılmamaktan bahsediyorlar, tek taraflı sorunları anlatan bir kişiyi kim ne kadar anlaya bilir ki?
Bu bir sürelik konuşmanın ardından ikisi de sessizliğe bürünmüştü. İkisi de birbirine hak veriyordu.
En önde koyunların ilerleyişi ardından da çobanların yürüyüşü sürüyordu. Sırtlarındaki kepenekler ve sırtlarına vuran ayla birlikte karanlığın içinde una batırılmış insanları andırıyorlardı.

2. Bölüm

Yavaş ve uzun yürüyüşlerinin sonuna gelmişlerdi. Dev kayalıkların arasında bir toz zerresinden farksız olan bu çobanlardan her biri sahibi olduğu koyunların yanına giderek sırtlarındaki torbalardan çıkardıkları koyu renkleriyle paslı bir görünümü andıran koyun kırkma makaslarıyla koyunların yünlerini kırkmaya başlamışlardı.
Bu işlem bir süre daha devam etmensinin ardından, ortaya çıkardıkları bütün yünleri bir araya toplayarak uzun çalışmaların ardından ortaya uzun bir ip çıkarmayı başarmışlardı.
Çobanların biri yüksek kayalıların arasından bağırmaya başlamıştı;
- Haydi dostlar ananınızdan, görümcenizden, kaynananızdan, ablanızdan, teyzenizden edindiğiniz yoğurt kaplarını çıkartın aziz yıldızları toplayacağız.
Bu sözlerin ardından hazırladıkları uzun ipi yıldızlara yetişecek kadarını keserek kendi aralarında pay etmelerinin ardından, ipleri savurup yıldızların bellerine denk getirdikleri gibi tutup kendilerine doğru çekiyorlardı. Yoğurt kaplarına koydukları her yıldızla birlikte etrafları her geçen dakika daha da aydınlanıyordu.
Rüzgar serinden esiyordu. Etrafları buz taneciklerinin burun deliklerine verdiği huzurla doluydu.

Artık işlerini bitirmişler, kaplar dolusu yıldızları gökyüzünden toplamışlardı. Hepsinin yüzleri gülümsüyordu. Artık eve dönmelerinin vakti geldiğinde, sırtlarındaki kepeneklerin altına yünlerini kırktıkları koyunları üşümesinler diye yerleştiriyorlardı. Sıkıca sarıldıkları koyunlarla ve sırtlarındaki yıldızlarla atık yola koyulmuşlardı.

3. Bölüm

Haftalar süren yolculuğun ardından evlerine varmışlardı. Kadınların yüzleri gülümsüyor, erkeklerin yüzleri gülümsüyordu.

Sabahın ilk saatlerinde çobanlar topladıkları yıldızları çocukların okul çantalarına dolduruyorlardı. Kadınlar da yanlarına alabildikleri kadarını alıp kalabalık kent caddelerine çıkıyorlardı. Kadınlar, çocuklar ve adamlar önlerine gelen herkesin kafasına yıldızları fırlatıyordu. İnsanlar uyuşmuş ve mekanikleşmiş bedenleriyle neye uğradıklarını şaşırarak, şaşkın şaşkın havada uçuşan yıldızlara bakıyorlardı.
Çocuklar ise sevinç çığlıkları atıyordu. Artık insanların hepsi parlıyor ve ışık saçıyorlardı.